HAK DİN ve İLAHİ KİTAP
İNSAN HAKLARI VE İSLÂM
 

Arap Yarımadası’nda!
İslâm'dan önce Arap Yarımadası’nda devlet otoritesi  olmadığından, her kabile kendi başına buyruktu. Her kabilenin bir reisi, âdetleri, gelenekleri ve tapındıkları putları vardı. Hiç kimse âdetlerin, geleneklerin ve kabile reisinin emrinin dışına çıkamaz ve başka putlara tapınamazdı.
Kadınların evlenmede, boşanmada tek kelime söz hakkı yoktu. Velileri kime verirse, onunla evlenme ve   onunla yaşama zorunluluğunda idiler.
Kadınlara mirastan hiç pay verilmediğinden, babası   ya da kocası ölen kadının el açıp dilenmenin dışında     başka seçeneği yoktu.
Köleler ise her an itilir, kakılır, aşağılanır ve yarı aç, yarı çıplak en ağır işlerde çalıştırılır, aksi halde ölesiye   dövülürdü.
Kabile reisleri şarap içip, genç cariyeleri (köle kızlar) ile eğlenirken, halk boğaz tokluğuna çalışır ve kazancının bir kısmını yine kabile reisine verirdi.

Doğuda!
Çin'de Konfüçyüs, Hindistan'da Buda, İran'da Zerdüşt ve Cemşidler ilâhlaştırılıp putlaştırılmış ve belirli yerlere heykelleri dikilmişti.
Bununla da yetinmeyen Hintliler ineği, Ganj Nehri’ni ve İranlılar Save Gölü ile ateşi kutsallaştırmış ve sonra ateşe tapınmaya başlamışlardı.
İnsanlar arasında korkunç sınıf farklılıkları vardı. Diktatörler insanüstü varlıklar diye algılanırken, racalar, asiller, varlıklı kimseler ve din adamı denilen sapıklar birinci sınıf insanlardı ve bunların dokunulmazlığı vardı.
Bunların dışında kalan yoğun halk kitleleri ise ezilen, sömürülen ve aşağılanan zavallılardı.
Kadınlara, erkeklerin cinsel duygularını tatmin etmek için yaratılan bir varlık gözü ile bakılıyor, köleler ise en ağır işlerde çalıştırılıyor ve hayvanlarla birlikte ahırlarda yatıyorlardı.
Diktatörlerin aşırı savurganlığından kaynaklanan korkunç saltanat giderleri, yoksul halktan vergi adı altında alınıyordu. Vergiyi ödeyemeyenler kırbaçlanıp zindana atılıyordu.
Batı'da!
Batı inanç açısından doğudan farklıydı. Hristiyandı ama tarihinin en karanlık günlerini yaşıyordu.
Halk kirli, paslı, bitli giysilerin içinde açlıkla, hastalıkla boğuşurken ve çocukları evde ekmek diye ağlaşırken…
Krallar saraylarda, derebeyler şatolarda, papa ve papazlar kiliselerde aşırı lüks bir hayat yaşıyordu.
Krallar, derebeyler aşırı savurganlıklarını karşılamak için yoksul halktan vergi adı altında zorla haraç alırken,
Papalar da aşırı savurganlıklarını karşılamak için herkesin kiliseye gelmesini ve para karşılığı günah çıkarmalarını zorunlu kıldılar. Kralların, derebeylerin bile papaların afarozundan korktuğu o dönemde, zavallı halk zorunlu olarak kiliseye gidiyor, cebindeki parayı papazlara verip günah çıkartıyor ve evine eli boş dönüyordu.
Bu gelirle de yetinmeyen papalar, varlıklı kişilere Cennet’ten arsalar satmaya başladılar ve korkunç servet sahibi oldular.
Ya kadınlar, köleler? Onlar batıda daha fazla eziliyordu.
Kölelerin bir kısmı yarı aç, yarı çıplak en ağır işlerde çalışırken bir kısmı da kırbaç darbeleri altında gemiler de kürek çekiyordu.
Gerçekte hak din olan Hristiyanlık, ne yazık ki kısa     zamanda bozulmuş ve çıkarcıların elinde amacından saptırılmıştı.
Bu nedenle Hristiyanlık onlara bir şey verememiş,     aksine yoğun halk kitlelerinin ezilmesine, sömürülmesine ve yoksullaşmasına sebep olmuştu.
Tarihçi John W. Drapper şöyle diyor;
“O günün Avrupası barbardı. Hristiyanlık onları      medenileştiremedi. İspanya'daki Müslümanlar onlara öncelikle yıkanmayı, üstlerindeki bitli postları çıkarıp, temiz elbiseler giymeyi, tırnak kesmeyi ve evlerinde tuvalet     yapmayı öğretti”.