HAK DİN ve İLAHİ KİTAP
İSLÂM DEVLETİ’NİN İLK SOSYAL FAALİYETİ MESCİD
 

Hazreti Muhammed'in ve Mekkeli Müslümanların     Medine'ye hicreti ile yeni bir dönem başladı ve ilk İslâm Devleti kuruldu.
Peygamberimizin hicretinden önce, Medine'deki Müslümanlar kendi aralarında ayrı ayrı cemaatler yapıp namaz kılıyordu ama,
Peygamberimizin Medine'ye gelmesi ve herkesin Peygamberimizle birlikte namaz kılmayı istemesi ile       Medine'de öncelikle bir mescid yapılması zorunluluğu ortaya çıktı.
Peygamberimiz sahabeleri ile görüştü. Mescid'in yeri belirlendi ve derhal yapımına başlandı.
Peygamberimiz bir yandan Mescid'in inşaatını başlatırken, diğer yandan insanlık tarihinde bir ‘İlk’i başlatıyordu.
Şöyle ki: O dönemde dünyanın her tarafında temel kazma, çamur karma, taş ve kerpiç taşıma gibi ağır işler kölelere yaptırılırdı. Köle sahipleri ise bir gölgede oturup onların çalışmasını izlerdi.
Hazreti Muhammed peygamber ve devlet başkanı olduğu halde kazmayı eline alıp kölelerle birlikte Mescid'in temelini kazmaya başlayınca!...
Önce bir şaşkınlık oldu. Sonra kazmayı eline alan,       kölesiyle birlikte çalışmaya başladı.
21. yüzyılda dünyanın bazı ülkelerinde hâla siyah-beyaz ve başı örtülü-başı açık ayrımı yapıldığını düşündüğümüzde,
Hazreti Muhammed'in 1400 küsür yıl önce başlatmış olduğu insanlar arasındaki eşitlik ilkesinin önemini daha iyi anlarız.
Yeryüzünün en seçkin insanları yani Hazreti               Muhammed ve sahabeleri tarafından yapılan Mescid, kısa zamanda tamamlandı ve ibadete açıldı.
Müslümanlar her gün beş vakit namazı Peygamberi-mizle birlikte Mescid'de cemaatle kılıyor ve namazdan sonra doyasıya Peygamberimizin sohbetlerini dinliyorlardı.
Mescid, Müslümanların herşeyi idi. Beş vakit namaz kılmanın dışında, bilim ve kültür yuvası ve Müslümanlar arasındaki birlik, beraberlik, kardeşlik ruhunun ve eşitlik    ilkesinin simgesiydi.

Mekke'de genelde imanla ilgili âyetler gelirken,          Medine'de çoğunlukla ahkâm (dini hükümler) ile ilgili âyetler geliyor ve derhal uygulanıyordu.
Hazreti Muhammed'in sohbetlerinde ruhsal açıdan     olgunlaşan ve her çeşit günahtan, kötü alışkanlıktan arınan sahabeler,
Maddi temizlik açısından da dünyanın en medeni insanları olmuşlardı.
İslâm’dan önce haftalarca yıkanmadıkları için ter ve  kirden derilerinin doğal rengi belirsiz olan ve kötü kokanlar,
Gusül abdestinin farz olması ile sık sık yıkanmaya ve tertemiz kokmaya başladılar.
Diğer yandan günde beş defa namaz için abdest alırken ellerini, yüzlerini, ayaklarını yıkayıp, başlarını mesh (ıslak elle sıvazlama) ediyor ve ağızlarını, burunlarını bol su ile temizliyorlardı.
Abdest denilen ve dünyanın hiçbir yerinde uygulanmayan ve günde beş defa tekrarlanan temizlik sistemi ile Müslümanlar gerçekten dünyanın en temiz ve en medeni insanı olmuşlardı.
Ayrıca adına Misvak denilen ve pek çok derde şifa olan, özellikle dişlerin sararmasını, çürümesini önleyen doğal diş fırçası ile her abdest alışlarında dişlerini fırçalayarak,
Diş bakımı açısından da dünyada bir İlk’i başlatıyor ve İslâm'ın sağlığa verdiği önemi vurguluyorlardı.
Hazreti Muhammed “Temizlik İmandandır” buyurarak, Müslümanların her açıdan temiz olmalarını istiyordu.
Bunun için yemekten önce ve yemekten sonra ellerini yıkamalarını, tırnaklarını kesmelerini, koltuk altı gibi       kıllarını temizlemelerini yollara tükürmemelerini ve mescide gelirken soğan, sarımsak gibi kötü kokulu şeyleri yememelerini tavsiye ediyordu.
Maddi ve mânevi (ruhsal) temizliğe çok önem veren Hazreti Muhammed, “İman yetmiş küsür bölümdür. Bunun bir ucu (başı) LâilâheillAllah ve diğer ucu yoldaki zararlı şeyleri kaldırmaktır” buyurarak,
Dünyada bir İlk’i, gönüllü çevre temizliğini de başlattı ve gerçekten Medine'nin sokakları, caddeleri tertemiz oldu.

Medine'de, Mekke'lilere göre okuma-yazma bilenlerin sayısı yok denecek kadar azdı. Ticaretle uğraşmadıkları ve Mekke'de düzenlenen şiir yarışmalarına katılmadıkları için okuma-yazma öğrenmeye gerek te duymamışlardı.
Ancak Hazreti Muhammed'in Medine'ye gelmesi ve Kuran seferberliğini başlatması ile okuma-yazma             öğrenmeleri zorunluluk haline gelmişti.
Hicretin 2. yılındaki Bedir Savaşı’nda Mekkeli müşriklerden yetmiş esir alınmıştı. Peygamberimiz, okuma-yazma bilen esirlerden her birinin Medineli on gence okuma-yazma öğretmesi koşulu ile serbest bırakılacağını bildirdi.
Esirler, bir an önce esaretten kurtulmak için olağanüstü çalıştılar ve her biri kısa zamanda Medineli on gence okuma-yazma öğrettiler.
Mekkeli esirlerden okuma-yazma öğrenen gençler, diğer arkadaşlarına da öğretince, Medineli gençler arasında okuma-yazma bilmeyen kalmadı.

Feraizle (mirasla) ilgili âyetler gelince, okuma-yazmanın dışında matematik öğrenimi sorunu da ortaya çıktı.
Çünkü Kuran'da ‘Eshabı feraiz’ denilen kişilerin hisse-leri, 1/2 yarım, 1/4 dörtte bir, 1/8 sekizde bir, 2/3 üçte iki, 1/3 üçte bir ve 1/6 altıda bir olarak bildirildiğinden,
Bu âyetlerin uygulanabilmesi ve yanlışlığa meydan verilmemesi için matematik öğrenimi zorunlu oldu.
İslâm'dan önce okuma-yazma bilmeyenler, kısa zamanda matematiğin dört işlemini de öğrendiler ve mirasla ilgili en karmaşık işlemleri kolayca çözmeye başladılar.
İslâm'da namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerin vakti güneş ve ayla ilgili olduğu gibi, ayrıca göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür (düşünme, inceleme) de bir tür ibadet olduğundan,
Müslümanlar astronomi bilimi ile de ilgilenmeye başladılar.
Orucun, haccın, zekâtın ve bayramların vakti ay ile ilgili olduğundan, bir yandan ayın batı ufkunda hilal şeklindeki doğuşu izlenirken,
Diğer yandan beş vakit namazın vakitleri güneş ile ilgili olduğundan, güneşin doğu ufkunda doğuşu, yavaş yavaş yükselişi ve sonra inişe geçip batı ufkunda batışı arasında gölgelerin hareketini izleyen Müslümanlar,
İlkel güneş saatinden başlayıp, çalar saate kadar çeşitli saatler yaptılar.
Abbasi Halifelerinden Harun Reşid'in Fransa Kralı       1. Şarl'a hediye gönderdiği duvar saatinin, sürpriz olarak ayarlanan vakitte aniden çalmaya başlaması üzerine
Kral 1. Şarl ve yanındakilerin bunun içinde şeytan var diye korkup kaçışmaları, sonradan gülüşmelere neden    olmuştur.

Zekâtın farz olması ile Müslümanlar arasındaki mali yardımlaşma ve sosyal dayanışmanın temeli atıldı. Zekât'ın dışında öşür, sadaka-ı fıtır, kurban, adak kurban-ı, yemin, oruç kefareti ve nafile sadakalarla, mali yardımlaşma ve sosyal dayanışma güçlendirildi.
Ayrıca, Peygamberimizin, “Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir” sözü ile hiç kimsenin aç ve açıkta kalmaması sağlandı.
Müslümanlar arasında yapmacık değil, içten gelen    samimi bir dayanışma vardı. Yolda karşılaştıkları zaman birbirlerine “Esselamu aleyküm” diye selam veriyor ve el sıkışıp musafaha yapıyorlardı. Hastalar ziyaret ediliyor, dertlilerin derdine ortak olunuyor, dul ve yetimlere her çeşit yardım yapılıyordu.

Köle kökenli sahabeler ile Kureyş, Evs ve Hazrec            kabilelerinin ileri gelenleri aynı safta namaz kılıyor, yan yana oturup sohbet ediyor ve birlikte yemek yiyorlardı.